Güzele ve estetiğe olan ilgi ile aranan sanat, insanın en yakınında görmüş olduğu, doğanın eşsiz güzelliğinden esinlenerek doğmuş, sahip olduğu değerlerle şekillenerek gelişmiştir. Bin yılı aşkın geçmişi olan Türk çini sanatı, toprakla bitki gibi zemine emekle işlenen, stilize çiçek motiflerinden sonra sırlanarak sabırla pişirilir. Toprağın güneşi, çininin ateşidir, motifler orada can bulur. Geçmişte tabak sürahi vb. kap kacaklarda da kullanıldığı gibi Selçuklu döneminde mimaride sıkça kullanılmış, Osmanlı dönemin de İznik çinileri ile han, hamam, saray, çeşme, yalı vb. yapılarda nadide eserleri ile yer almış ve en değerli örneklerini camilerde sergilemiştir. Osmanlı dönemindeki eserleri incelerken büyülenmemek elde değildir. Çini sanatı Osmanlı’dan günümüze kadar gelmiş Türk sanatlarından biri olan iç ve dış mimari süslemelerin yanı sıra toprağın pişirildikten sonra şekil verilip evani olarak adlandırılan kap kacak vazo tabak sürahi gibi eşyalar olarak üretilmesine olanak sağlayan bir el sanatıdır. 16. yy. dan sonra İznik’te çini tamamen bitmiş, günümüzde ise canlanmaya çalışmaktadır. 18. yy. dan sonra Kütahya çini alanında faaliyetlerini sürdürmüş ve halen devam etmektedir. Eyüp Edirnekapı Surları içerisinde bulunan Tekfur Sarayı’nda 1725 yıllarında çini atölyeleri kurulmuştur. Eyüp’te 1725 yıllarında inşa edilen Kasım Paşa Cami ve 1734 yıllarında Hekimoğlu Ali Paşa Cami süslemelerinde kullanıldığı kabul edilir. Geçmişte Nakkaşhanelerde eğitimi verilen çini sanatı, günümüzde Geleneksel Sanatlar dalında, kurslar ve üniversitelerde tohumları ekilerek geleceğe taşınmaktadır.